Bilimsel Olarak Canlılığın Başlangıcı Üzerine

Bilim bize, dünyadaki canlılığın nasıl bu kadar çeşitlendiğini, ayrı ayrı her birinin özelliklerini ve bu canlıların geçmişlerini söylemekle kalmıyor. Dahası, dünya gezegeninde hayatın nasıl oluştuğuna dair birden çok açıklama getiriyor.
Evrim kuramını biraz olsun biliyorsanız, canlılığın tek bir ortak atadan gelmiş olduğunu biliyorsunuz demektir. Peki ya bu ilk tek hücreli canlı nereden gelmiştir?
Öncelikle canlı nedir o konuya değinelim. Bir virüs canlı mıdır? Hareket etmektedir, çoğalmaktadır. Virüslerin yapılarını incelediğimiz zaman, belirli şekil ve davranış içinde hareket eden, yaptığı her şeyin programlandığı genlerden kaynaklanan bir varlık olduğunu söyleyebiliriz. Yani virüs, neye programlandıysa onu yapıyor. Programlamasında bir değişiklik yaparsanız, davranışları da aynı şekilde değişecektir.
Peki insan farklı mıdır?
İnsan davranışlarını ne belirler? Yarı yarıya genetik ve dış faktörler diyebilir miyiz? Gece uykunuzdan uyandığınızda, dolabın kapağını açtığınızda, vişne suyu ya da portakal suyundan birini seçmeniz tamamen sizin iradenizde midir? Yoksa programlanmış olduğunuz şeyi mi yaparsınız?
İnsan davranışları ikiye ayrılır. Birincisi, genlerinizde programlanmış davranışlardır. İkincisi beyindeki neokorteks denilen yapıdan kaynaklanır. Bu yapı, insanın karşılaştığı olaylardan etkilenmesi, bu etkilere karşı tepki vermesi ve yeni davranışlar edinmesini sağlar. Yani aslında, bir bilardo topunun diğerlerini hareket ettirmesi gibi, insan davranışları da hem genler hem de “etkiler” tarafından hareket ettirilmektedir. Sizin özgür irade dediğiniz şey, illüzyondan başka bir şey değildir.
Bütün bir kainat, fizik kanunlarının etkilerine ve tepkilerine göre hareket etmektedir.
Peki, böyle bir ortamda, canlı ile cansızın farkı nedir? Bir yazılım tarafından programlanmış olan robotla, genleri tarafından programlanmış olan bir sincap arasında ne fark vardır? Aradaki tek fark, sincap programının 1 milyar yıldır sürekli gelişiyor olmasıdır.
Peki, canlıların bu programı nereden çıktı ortaya?
Zamanı biraz daha geriye saralım.
Evren ilk oluştuğu sırada, sadece helyum ve hidrojen atomları vardı. Bu atomlar, yine etki-tepki olayları neticesinde, (ağır basınç, yüksek sıcaklık, hızlı soğuma, nükleer tetikleme yaratacak etkiler gibi) başka atomlar doğurdular. Tıpkı bir matematik kombinasyonu gibi, atom sayısı arttıkça, ortaya çıkabilecek etki-tepki ihtimalleri de artıyordu. Var olma becerisi gösteren atomlar, varlıklarını sürdürdüler ve daha başka etki-tepkilerle evrenin yapısını değiştirdiler. Çeşitlenen atomların birbirleri ile reaksiyona girmesi ile, kompleks maddeler meydana geldi.
Örneğin, hidrojen ve oksijen atomlarının reaksiyonu suyu meydana getirdi.
Peki, belirli bir bölge hayal edin. Sadece su maddesinin varlığını sürdürebileceği bir ortamda, bir çok elementin bir araya gelip, yüzlerce reaksiyon gerçekleştirdiğini düşünün. Milyonlarca denemenin sonunda suyun oluşmaması için bir sebep var mı? Elbette yok. Bu matematik ve istatistik, milyonlarca denemeden sonra, orada varlığını sürdürebilme kapasitesine sahip olan “varlığın” oluşabileceğini, hatta oluşmak zorunda olduğunu bize söyler.
Su gibi bir maddenin içinde, başka atomlar da sürekli reaksiyonlara girmekte, başka başka maddeler ortaya çıkarmaktaydı.
Dikkat edin! Milyarlarca yıllık bir süreç içinde, atomların sonsuz kere birbirleri ile etkileşime girmesinden bahsediyoruz. Bu etkileşim, maddeler boyutunda da devam etmekteydi, hala da etmektedir.
Buraya kadar okuduklarınızda, fark etmeniz gereken bir şey var. Evrim, sadece canlılar için söz konusu değil. Atomlar, maddeler bile evrim geçiriyor. Ortama uyum sağlayabilenler kalıyor ve gelişiyor, geri kalan yok oluyor veya oldukları gibi kalıyor.
Molekül kombinasyonları, geçen milyarlarca yıl içinde daha da karmaşık bir hal alıyor. Artık öyle bir yere varıyor ki, çevresine son derece uyumlu ve değişime daha yatkın oluyor.
Bilim adamları; yaptıkları deneylerde, okyanus tabanlarındaki volkan bacalarında, sayıları inanılmaz boyutlara ulaşan moleküler çeşitlilik oluğunu keşfetmişlerdir.
Daha da basit anlatalım; elinizde 3 tane kibrit var. Yerde ise “A” şeklinde bir delik var. Elinizdeki kibritler yere düştüğünde “A” şeklini alırsa, bu delikten geçecekler ve bir sonraki aşama başlayacak. Sizin ise milyarlarca kibritiniz ve milyarlarca deneme hakkınız var. Ne olurdu? Belki ilk seferde olmazdı ama, eninde sonunda o şekil tesadüfi olarak oluşurdu ve o delikten geçerdi. Peki bu aşama, böyle milyarlarca yıl devam etse, siz elinizdeki sınırsız sayıdaki kibrit çöpünü sınırsız kez deneseniz, bir gün “Aman Tanrım” yazısı, oluşur muydu? Sadece elinizdeki kibritleri atacaksınız ve yerde “Aman Tanrım” yazacak. Birine sorsanız size güler, ama biraz önceki şartlar altında, matematiksel ve istatistiksel olarak gayet mümkündür. Hatta mutlaktır.
İşte ilk hücre yapıtaşları da aynen bu şekilde, milyarlarca yıllık “ortama ayak uydurma ve varlığını devam ettirme” süreçleri boyunca, belki sınırsız sayıdaki denemenin sonunda ortaya çıktı. Her birimizin genlerinde mevcut bulunan, “varlığını devam ettirme” dürtüsü buradan gelmektedir. Ortama uyum sağlamaktan ve varlığını devam ettirmekten başka hiçbir özelliği olmayan bu ilk hücreler, sürekli olarak değişen ortamların içinde, daha da karmaşık bir hal aldılar.
Ne kadar karmaşık?
Bir milyar yıl sonra, işte bu yazıyı okuyacak kadar!

Moriarty

156 IQ, Yazar ve Mucit


Yorum Bırakın