Yaşlanma Denilen Hastalığın Tedavisi Üzerine

İnsanlık tarihinin hemen her evresinde, insan ölüme büyük anlamlar yüklemiş, kimi zaman cennetin, kimi zaman cehennemin kapısı olarak görmüştür. Değişmeyen şey ise, ölümden daima korkulması ve ölen insanın çürüyüp yok olmasıdır.

Bu korku ve bununla birleşen yaşama arzusu, tarihin birçok evresinde insanları ölümsüzlük arayışına sokmuştur.

Firavunlar bedenlerinin çürümemesi için çeşitli kimyasallar kullanmış, hekimler bin türlü formülle gençlik iksirini bulmaya çalışmış, kaşifler dünyanın tüm denizlerinde ab-ı hayat aramış, ancak sonuca ulaşılamamıştır.

Bir hastalığı tedavi etmenin ilk aşaması, hastalığın nedenini bilmektir. Nedeni bilinmeyen hastalıklar, o neden bulunup ortadan kaldırılmadan tedavi edilemezler.

Yaşlılık binlerce yıl boyunca kaçınılmaz bir son, sebebi bulunamayacak bir lanet olarak düşünüldü. İnançlara göre Tanrı veya tanrılar, insanı ölümlü yaratmıştı ve eninde sonunda yanına alacaktı. Bu kaderci düşünce diğer tüm hastalıklara da yansımıştı. Bu sebeple hastalıkların tedavisi için çalışan hekimlerin çalışmaları, uzun yıllar boyunca bu kaderciler tarafından engellenmiştir veya hor görülmüştür.

Veba, Avrupa’yı kasıp kavururken, papazlar insanlara “siz günah işlediğiniz için, Tanrı sizi cezalandırıyor” nutukları atıyordu. Çiçek hastalığı bir insanı öldürdüğünde, “acaba ne günah işledi?” diye düşünülüyordu.

Günümüzde de durum çoğunlukla aynıdır. Bir insan bir hastalığa tutulduktan sonra kurtulunca “tanrıya” şükretmektedir. Oysa ki teşekkür etmeleri gereken kişi; antibiyotiği icat eden Alexander Fleming’dir.

Fleming, “tanrıların lanetini” yenmiş ve insanlara yaşanacak uzun bir hayat bahşetmiştir.

Diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi, ölümü de insanlar tanrıya, yazgıya bağlamakta, kaçınılmaz bir son olarak görmektedirler. Bu durum onların cehaletinden kaynaklanmaktadır. Yaşlılık da diğer tüm hastalıklar gibi belirli nedenlerden dolayı ortaya çıkan bir hastalıktır.

Peki insan neden yaşlanır? Çok basit. Hücrelerimizde bulunan minik bir hatadan.

Bildiğiniz gibi insan bedenindeki hücreler sürekli olarak bölünerek çoğalır, yeni ve genç hücreler ortaya çıkar.

Bir hücre, belirli bir sayıya kadar bölünür, daha sonra “kapasitelerini” tüketerek ölürler. Ancak bu durumun bir istisnası vardır, o da kanserdir. Kanserli hücreler tamamen sınırsız kapasiteyle çalışırlar. Sonsuza kadar bölünüp çoğalabilirler. Peki neden kanser insanı öldürür? Çünkü bir vücudun tüm hücreleri birbirleri ile “haberleşirken” ve koordineli çalışırken, kanserli hücreler dış dünyadan habersizdir. Bu iletişim kopukluğu sebebiyle sonsuza kadar bölünen kanserli hücreler tüm vücudu kaplarlar ve insanı öldürürler. Kanserin tedavisi meselesine sonra geleceğiz, esas konudan devam edelim.

Hücreler kopyalanırken bünyelerinde bulunan DNA’larını diğer hücreye kopyalayarak aktarırlar. İşte yaşlılık denilen hastalığın temel sebebi burada. DNA kopyalanırken %0,00001 gibi bir hata ile kopyalanır. (sembolik olarak rakam kullandık, buradan maksat hatanın küçüklüğüdür.)

Çok küçük bir hata değil mi? Ancak şöyle düşünün; kopyalanan hücre, tekrar bölündüğünde, zaten içinde barındırdığı hatalı DNA’yı kopyalarken, bunun üzerine yeni bir hata daha ekleyecektir.

Böylece, bu kopyalama işlemi sürerken, hücreler yavaş yavaş bozulacaktır. Uzun yıllar içinde gerçekleşen bu bozulmaya yaşlanma denir.

Bu küçük hata yakın zamanda bu konuda çalışan transhümanist bilim adamları tarafından çözülecektir. Ancak biz, Alexander Fleming kadar gönlü bol değiliz.

Uzun ömürlülük istiyorsanız, önce hak edeceksiniz.

Moriarty
156 IQ, Yazar ve Mucit

Yorum Bırakın